evrim haberleri

evrimsel biyolojide güncel gelişmeler

Kısırlığın Nedeni Evrimde Gizli

Çiftlerin yaklaşık yüzde 10`unun kısırlık sorunu yaşadığı günümüzde, çevreciler bunun nedenini kirlenmeye, psikiyatrlar stresli yaşam tarzına bağlarken, Tel Aviv Üniversitesinden Oren Hasson, doğurganlığın azalmasının kadın ve erkeğin üreme hücrelerinin birbirini bütünleyici özelliğinin sınırlandığı evrim sürecinden kaynaklanmış olabileceğini belirtti.

Kadın ve erkek bedeninin üreme konusunda düşman hale geldiğini söyleyen Hasson, binlerce yıldır kadınların bedeninin spermleri daha rekabetçi, daha güçlü, daha hızlı hale gelmeye zorladığını, buna karşılık olarak erkeklerin döllenme şansını artırmak için daha `saldırgan` spermler üretmeye başladığını ifade etti.

`Biological Reviews` dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarında Hasson, sperm ve yumurta arasındaki dengenin çok hassas olduğunu ve bu dengenin bozulduğunu, bunun da kısırlığın artmasını açıklayabileceğini vurguladı.

Normalde, bir spermin yumurtayı döllediğinde diğer spermlerin yumurta ile temasının engellendiği bazı biyolojik sonuçların ortaya çıktığını, bu engellemenin gerekli olduğunu aksi halde ikinci bir spermin yumurtanın içine girerek yumurtayı yok edebileceğini belirten Dr. Hasson, spermlerin zamanla daha etkili hale geldiğini ve ikinci spermin yumurtaya girişine artık ender rastlanmadığı açıkladı.

Bilim adamı, kadınların bedeninin de polispermiye (bir yumurta hücresine birden daha fazla sayıda spermin girebilmesi) karşı savunma geliştirdiğini ve kadının üreme organının sperm için artık engel teşkil ettiğine dikkati çekti.

Konuya ilişkin makale Fransız`Le Nouvel Observateur` dergisinde de yer alıyor.

Gürcistan’dan insanın evrimi ile ilgili yeni fosiller

Gürcistan`da `Afrika dışında bugüne kadar bulunan en eski insan iskeletleri` olma sıfatını taşıyan kafatasları, insanın atalarının Afrika`dan Avrasya`ya sanılandan 800 bin yıl önce göç ettiğini ortaya çıkardı

Gürcistan`da Tişis`e iki saat mesafedeki kazı alanında ortaya çıkarılan ve yaklaşık 1.8 milyon yaşında olduğu öne sürülen sekiz iskelet, modern insanın atası sayılan ilk insanların sanıldığından 800 bin yıl önce Afrika`dan göç etmeye başladığını gösteriyor. Yeni bulgular ışığında evrim sürecinin tarihlerini gözden geçiren uzmanlar, ilk insanların keşif amacıyla Afrika dışındaki bölgelere göç edip daha sonra Afrika`ya dönmüş olabileceğini belirtiyor.

`EVRİMSEL SÜREÇ` MOLASI

İlk insanların modern insana evrilmesinin Afrika`da başladığı, bu sürecin geç aşamalarında ikinci bir göç dalgasıyla kıtayı terk ederek Orta Doğu üzerinden Avrupa`ya ve Doğu`ya yayıldıkları biliniyor. Bölgede bulunan kafatasları, çene kemikleri, kol ve bacak kemiği parçalarının, insanın atalarının, Afrika`dan Avrasya`ya daha önce sanılandan yaklaşık 800 bin yıl önce göç ettikleri ve tekrar Afrika`ya dönmeden önce burada uzun bir evrimsel süreç geçirdikleri fikrini verdiği kaydedildi.

MODERN İNSANIN YOLCULUĞU

Homo erektusların Afrika`dan bölgeye yaklaşık 1 milyon yıl önce göç eden ilk insanlar olduğu düşünülüyordu. Bilimsel bulgulara göre ilk insan ırkı sayılan Homo habilis 2.5 milyon yıl önce Afrika`da evrildi. Yüzbinlerce yıllık evrim sürecinde bunlar daha uzun ve atletik olan Homo erectus`a evrilerek hareket özelliklerini arttırdı ve Afrika dışına dalgalar halinde göç etmeye başladı. Göç eden Homo erectus kafileleri Avrupa ve Asya`da farklı bölgelere yerleşti. Ancak Afrika dışındaki bu gruplar zamanla yok oldu, anavatanda kalanlar ise evrimini sürdürerek modern insana dönüştü ve 120 bin yıl kadar önce Avrasya`ya ikinci bir göç dalgası başladı.

Homo erectuslardan

ilkeli `homininler`

Gürcistan Ulusal Müzesi`nin müdürü profesör David Lordkipanidze, iki erkek ve 3 kadının kalıntılarından oluşan fosillerin, modern insanın öncüsü `homo erektus`un ilk örnekleri olduğunu söyledi. Lordkipanidze, insan kalıntılarının yanında taştan aletler ve hayvan kemiklerinin bulunduğu, bunun, bu insanların eti yemek için hazırladıkları anlamına gelebileceğini kaydetti.

David Lordkipanidze, `homininler` adı verilen bu insanların, homo erektuslardan daha ilkel göründüğünü, beyinlerinin homo erektuslarınkinden yüzde 40 daha küçük ve boylarının da daha kısa olduğunu bildirdi. Alet yapımı konusunda gelişmiş oldukları görülen, yüksek sosyal ve bilişsel kabiliyetlere sahip homininlerin bacaklarıyla kaval kemiklerinin, bugünün insanına çok benzediği ve bu ilk insanların iyi koştuğunun sanıldığı kaydedildi. Kafataslarından birinin sahibinin yaşamı boyunca tüm dişlerini kaybettiği, buna rağmen hayatta kalmayı başardığı, bu durumun da karşılıklı bakıma dayalı bir sosyal organizasyonun varlığı fikrini verdiği bildirildi.

Sonbahar yaprakları neden Avrupa’da sarı Amerika’da kırmızı?

Sonbahar aylarında Avrupa’daki yaprakların çoğu sararırken ABD ve Doğu Asya’daki yapraklar kızarıyor. Prof.Simcha Lev-Yadun ve Prof. Jarmo Holopainen, nedeni hala anlaşılamayan bu fenomeni açıklamak için 35 milyon yıl geriye dönüyor.

Herkesin bildiği gibi yaprakların yeşil rengi büyük oranda hücrelerin içindeki klorofil pigmentlerinden geliyor. Renk değişimi, yaprağın ölümünün bir sonucu olarak değil, sarıyla kırmızıyı birbirinden ayıran bir dizi olaydan kaynaklanıyor. Klorofil yaprakta azaldığı zaman zaten var olan sarı pigmentler baskın hale geliyor ve yaprağa rengini veriyor.

Kırmızı renk ise farklı bir sürecin sonucu. Klorofil yaprakta azaldığı zaman normal şartlarda olmayan kırmızı renk pigmenti ‘antosiyanin’ yaprakta üretiliyor.

Henüz taze olan bu keşfin ardından bilimadamaları şimdi de yapraklarını döken bir ağacın kaynaklarını neden kırmızı pigment üretmekte kullandığını araştırmaya koyuldu.

Ne var ki henüz fikir birliğine varılabilmiş değil. Bir grup bilim adamı kırmızı pigmentlerin, yaprakları sıcak ve soğuya karşı korumak için odun kısmından yapraklara gönderilip orada tekrar sentezlendiğini düşünüyor. Başka bir tez ise ağaçların kendini böceklerden korumak bu pigmentleri sentezlediğini söylüyor. Ancak yanıt ne olursa olsun, kırmızı pigmentlerin neden Avrupa’da görülmediği açıklanamıyor.

BÖCEK-AĞAÇ SAVAŞI
Ekolojik evrim, sonbahar renklerinin böceklerle ağaçlar arasında uzun süren savaşının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Sonbahar mevsimi boyunca böcekler ağaçlardan besleniyor ve yumurtalarını buraya bırakıyor. Böceklerin beslenmek için sarı yaprakları tercih etmesi, ağaçları böcekler tarafından kullanılamayan kırmızı pigment üretecek şekilde evrimleştiriyor. Bu aşamada akla gelen soru, teori doğruysa dünyada sarı yapraklı ağacın kalmamış olması gerektiği. İki bilim adamının bu soruya yanıtı şöyle:

35 milyon yıl önce Dünya büyük sürekli yeşil ormanlarla kaplıydı. Daha sonra yaşanmaya başlayan buz çağı ve bir dizi kuraklık, bitkileri yaprak dökecek şekilde evrime uğrattı.

Amerika ve Güney Asya’daki bitkiler, buz çağıyla birlikte yayılım alanlarını güney-kuzey doğrultusunda değiştirdi. Paralel uzanan dağlarla çevrili bölgelerde soğuktan korundular ve varlıklarını sürdürdüler. Elbette böcekler de ana yemekleriyle beraber göç etti.

Avrupa’da ise durum biraz farklıydı Alpler hariç yüksek dağ yoktu. Alpler’in çevresindeki türler hariç, çoğu tür buzul çağının gelmesiyle yok oldu, böcekler de onları izledi. Dondurucu soğukların bitmesinden sonra Avrupa’daki ağaçların böcekler için savunmaya ihtiyacı kalmamıştı, zira birçok böceğin nesli Avrupa’da tükenmişti. Bu nedenle Avrupalı ağaçların kırmızı yaprak üretmesine gerek kalmadı.

Bilimadamları bu teorilerini destektleyen kanıtın İskandinavya’da bulunan cüce ağaçlar olduğunu söylüyorlar. Bu ağaçlar halen kırmızı yaprak döküyor. Çünkü kısa boylu oldukları için kar tabakasının altında kalıp yeryüzündeki çok zorlu şartlardan korundular. Yer altında kalan böcekler de bu ağaçlarla beslenmeye devam etti ve böcek-bitki savaşını sürdürerek kırmızı yaprakların devamını sağladı.

Neandertallerin beslenme alışkanlıkları

Bilim adamlarının son araştırmalarına göre, 40 bin yıl önce Avrupa’da yayılmaya başlayan ilk insanların hayvansal kaynakları tüketme alışkanlıklarında değişiklik bulunduğu ortaya çıktı. İlk modern insanların bolca balık tükettiği belirlenebiliyorken, yakın akrabası olan Neandertallerin balık yediğine ilişkin bir kanıt bulunamadı.

ABD’nin St. Louis kentindeki Washington Üniversitesi ile Kanada’nı British Columbia Üniversitesinden araştırmacılar, insan fosilleri üzerinde biriken karbon ve nitrojenlerin sabit izotoplarından elde ettikleri verileri değerlendirdi.

Avrupa’da yaklaşık 40 bin yıl önce yaşayan Neandertaller ve ortaya çıkmaya başlayan modern insanın, düzenli ve başarılı bir biçimde geyik, büyükbaş hayvan ve at gibi geniş bir av yelpazesi bulunduğunu, bazen daha büyük ve tehlikeli hayvanları da öldürdüklerini belirten bilim adamları, ancak Neandertal insanının düzenli olarak balık yediğine dair fazla kanıt bulunmadığına işaret etti.

Amerikalı ve Kanadalı bilim adamları, Ulusal Bilimler Akademisi Dergisi’nde yayımladıkları araştırmada, Avrupa’daki bazı erken modern insanın, kara hayvanlarına ek olarak, tutarlı ve devamlı bir şekilde balık tükettiğini gördü.

NEANDERTAL DE AYNI GENE SAHİP
İspanyol bilim adamlarının Neandertal insanı fosilleri üzerinde yaptığı DNA analizinde de, Neandertal de modern insan gibi acı, buruk ve keskin tatları ayırt edebildiği anlaşıldı.

Barcelona’daki Biologia Evolutiva Enstitüsünden bilim adamlarının 48 bin yaşındaki kemikler üzerinde yaptıkları analizler, acı ve buruk tatları alabilme yetisi veren genin Neandertal ve modern insan tarafından paylaşıldığını gösterdi. Neandertaller, modern insan gibi PTC olarak bilinen çok buruk kimyasalı tadabiliyordu. İnsanların büyük bölümü bu farkı ayırt edebilirken, yüzde 25′i bu tadı alamıyor.

DNA analizinin, genetik değişikliğin Neandertallerde de bulunan bu farkın sorumlusu olduğunu belirten İspanyol bilim adamları, bunun, bu genetik değişikliğin, Neandertal’den modern insana giden kökenin ayrılmasından önce de var olduğunu gösterdiğini kaydettiler.

İngiliz araştırmacılar, DNA’da minik bir değişikliğin, türlerin evrimine yol açabildiğini tespit etti.

American Naturalists’de yayımlanan bilimsel çalışmaya göre, Cambridge Üniversitesinden bir ekip, bu olasılığı, Solomon Adaları’nda birbiriyle çok yakın akraba iki ayrı sinekyutan kuşu cinsini incelerken buldu.

Aynı vücut şekline sahip, ancak değişik renkli ve farklı ötüşlü iki alt türü incelediklerini belirten bilim adamları, bu alt türlerden kuşların çiftleşebildiğini, ama alt türlerin farklılıklarının birbirlerini potansiyel cinsel partner olarak görmelerini engellediğini tespit etti.

İngiliz bilim adamları, bu kuşların eşleşebildiğini, ancak tanıma eksikliğinin yeni türlerin evriminin başlamasına işaret ettiğini belirterek, Papua Yeni Gine’nin doğusunda bulunan Solomon Adaları’ndaki diğer sinekyutan kuşlarının da tüy rengiyle ters düştüğünü, fakat genetik temelin tek bir DNA mutasyonundan kaynaklandığının her zaman açık olmadığını kaydetti.

Cambridge Üniversitesinden Rebecca Kilner, araştırmanın tek bir genin kuşlarda potansiyel cinsel partnerin seçimini etkileyerek nasıl renk değişikliğine yol açtığını gösterdiğini söyledi. Kilner, DNA değişikliğinin tecridi çoğalmaya ve sonuçta türleşmeye yol açabildiğini, ancak aslında bu işin önceden düşünülenden daha karmaşık olduğunu ifade etti.

Kamboçya’da sıtma paraziti ilaca dayanıklılık kazandı

New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan çalışmaya göre dünya’nın en ölümcül 3. bulaşıcı hastalığı olan sıtma bir zamanlar hastalığa çözüm olan ilaçlardan etkilenmemeye başlıyor. Batı Kamboçya’daki 40 sıtma hastası ile Kuzey Batı Tayland’daki 40 sıtma hastası üzerinde sıtma ilacının etkilerinin karşılaştırıldığı araştırma Taylandlı hastaların ortalama 48 saatte tüm parazitlerden kurtulurken Kamboçya’dakilerde sürenin 84 saate kadar çıktığı görüldü.

Sivrisinekler yoluyla bulaşan hastalığın ilaca direnç kazanması milyonlarca insanın sıtmadan ölmesine yol açabilir. Uzmanlar Kamboçya’daki sıtma parazitlerinin ilaca dayanıklı hale gelecek şekilde değişim geçirmelerinin sıtmaya karşı tedavilerin yeterince uzun tutulmamasından kaynaklandığını söylüyor. Çalışmanın başındaki Arjen Dondorp bazı hastalarda parazitlerin tamamen yok edilmediğini ve bunların bir süre sonra tedaviye karşı dayanıklılık kazanmış bir şekilde tekrar ortaya çıktığını açıkladı.

Laboratuar ortamında hızlı evrim için yeni teknik geliştirildi

New Scientist’te çıkan habere göre eskiden laboratuarda yapılması yıllar süren genom değişiklikleri gen mühendisliğindeki yeni gelişmeler sayesinde çok kısa sürede yapılacak. Araştırma grubunun lideri Harris Wang “Bu teknik bize hızlı evrim elde etme imkanı sağlıyor” diye açıladı.

E. coli bakterileri üzerine çalışan bilimadamları MAGE (Multiplex Automated Genome Engineering) denilen yeni teknikle bir kaç günde 15 milyar kadar farklı genom elde edebildiler. Eski tekniklerle bu yıllar sürerdi fakat MAGE ile bilimadamları yalnız bir kaç yüz dolar harcayarak genlerin bir kaç günde binlerce kez mutayon geçirmesini sağlayabiliyorlar. Bu araştırmacıların istedikleri bakteri türlerini üretmelerini kolaylaştıracak.

Para konusunda ekonomistler evrimcilerin bakış açısına yaklaştı.

Para ile ilintili sözcükleri salt düşünmek bile insanı çok daha özgüvenli ve başkalarına yardımcı olmaya daha az yatkın duruma getirebiliyor. Daha da garibi, paraya dokunmak hem bireyin toplumdan dışlanmışlık duygusunu yok ediyor hem de fiziksel acıyı yatıştırıyor.

Paranın ne anlama geldiği düşünüldüğünde işler daha da sarpa sarıyor. Ekonomi uzmanlarına göre para, tıpkı ağacı kesmeye yarayan balta gibi, yalnızca ekonomik yaşamı daha etkili kılan bir araçtan ibaret. Gelgelelim, para insanda tutku, gerilim ve kıskançlık gibi çok daha yoğun duygulara yol açıyor. Konu para olduğunda her nedense mantık çerçevesi içinde davranamıyoruz.

Peki, neden?

İnsanoğlunun para ile çok yönlü bir ilişkisi var. Kimileri harcamaya kıyamazken kimileri parayı har vurup harman savurmaktan kendini alamıyor. Paranın birey üzerindeki etkisini kavradıkça kimi insanların paraya tıpkı bir ilaç gibi tepki verdiklerini, kimilerinin de ona bir dost gibi davrandıklarını görüyoruz. Dahası, kimi araştırmalar insanda para kazanma arzusu ile iştahın at başı gittiğini ortaya koyuyor.

Paralı olmak insanın istediğini satın alabilmesi anlamına geldiğinden, para doğal olarak statü ile özdeş bir kavram niteliğini taşıyor. Öyle ki, paranın yitirilmesi insanı ciddi bunalıma, hatta intihara sürükleyebiliyor. Dünyaca meteliğe kurşun sıktığımız şu günlerde paranın ruhbilimsel boyutunu kavramaya çalışmak belki para ile ilişkimize de daha sağlıklı bir boyut kazandırabilir.

GÖRECE DEĞERLER

Basit bir değiş tokuş aracı olarak bile para akıl almaz biçimlerde karşımıza çıkabilir. Paranın değerini onunla satın alabileceğimiz şeyler belirliyormuş gibi görünse de, gerçek yaşamda para ile ilişkimiz bu denli mantıklı sınırlar içinde değil. İnsanoğlu paraya nesnel bir kesinlikle yararlanılacak bir araç gibi yaklaşmak yerine, genellikle belirsiz sonuçlar doğurmak pahasına, onun beynin derinliklerindeki eski duygusal bölümlere sızmasına izin veriyor. Bu durumun davranışlarımızı nasıl etkilediğini anlamak amacıyla kimi ekonomi uzmanları giderek konuya evrimsel insanbilimcilerin bakış açısından yaklaşma yoluna gidiyorlar.

Bu uzmanlardan biri olan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Daniel Ariely çağdaş toplumun bizlere iki farklı davranış kuralları dizisi sunduğuna dikkat çekiyor.

“Coşkulu ve uçuşkan” toplumsal normlar uzun erimli ilişkilerin, güven ve işbirliğinin pekiştirilmesini hedefliyor. Öte yandan, para ve rekabete odaklı piyasa normları bireyin öncelikle kişisel çıkarlarını gözetmesini esas alıyor.

Minnesota Üniversitesi’nden Kathleen Vohs ve arkadaşları 2007 yılında yaptıkları bir araştırmada para ile ilintili sözcükler verildiğinde deneklerin kendilerinden istenen göreve daha çok yoğunlaştıklarını ve bunların genelde çevresindekilere yardım etmeye pek yanaşmadıklarına tanık oldular.

BÖLÜNMÜŞ KİŞİLİKLER

Vohs burada basit bir dinamiğin etkili olduğuna parmak basarak “Para insanlarda özgüven duygusu yaratıyor. Bu tür insanlar kişisel hedeflerine ulaşmak için büyük çaba harcama ve genellikle kendilerini başkalarından soyutlama eğiliminde oluyorlar,” diyor. Kırılgan ve duyarlı toplumsal yanımız bu davranışı pek onaylamasa da, söz konusu özellik insanın ayakta kalabilmesi açısından yararlı.

Ariely toplumsal normlarla piyasa normlarını farklı yerlere oturttuğumuz sürece işlerin yolunda gittiğine, sorunun ancak ikisi çakıştığında ortaya çıktığına dikkat çekiyor.

Çeşitli ruhsal araştırmalar para, şan ve şöhret gibi dışsal ve geçici özlemlerle güçlü kişisel ilişkiler kurmak ve bunları kalıcı kılmak türü içsel emeller arasında genelde bir değiş tokuşun söz konusu olduğunu ortaya koyuyor. İlkinin ağır bastığı kişilerde ruh sağlığıyla ilgili göstergelerin de düşük düzeyde seyrettiği görülüyor. Sağlıklı bir kişilik için iki zihniyet arasında dengenin kurulması gerekiyor.

Ne var ki, para ile daha dengeli bir ilişkinin kurulması pek de basit bir iş değil. Çünkü insanoğlunun para ile ilişkisinin garip bir başka ruhsal yönü daha var. Exeter Üniversitesi’nden Stephen Lea ve Londra Üniversitesi’nden Paul Webley insanın para karşısında sergilediği sağlıksız ve takıntılı davranışların bir başka nedenini de paranın beyinde tıpkı nikotin ya da kokain gibi uyuşturucuya benzer bir etki yaratmasına ve beynin haz alma merkezlerini uyarmasına bağlıyorlar. Doğal olarak para gerçekte beyne girmiyor, ama düşünce ve duygular aracılığıyla kişiyi cinsel açıdan uyarabilen pornografik bir metin gibi işlev görebiliyor.

BEYNİ ÖDÜLLENDİRİCİ ETKİSİ

Paranın beynin biyolojik açıdan önemli etkinlikleri ödüllendirici kılmak üzere evrilmiş devrelerini devinime geçirdiği yönündeki görüşü bir başka garip buluş da destekliyor. Günümüz toplumlarında insanları para peşinde koşmaya iten dürtüye evrimsel bir açıklama getirmeye çalışan Paris HEC işletme okulu uzmanlarından Barbara Briers ve arkadaşları paraya duyulan açlık ile yiyeceğe duyulan açlık arasında doğrudan bir bağlantı olup olmadığını araştırdılar.

Deneylerle üç farklı bulguya tanık olundu: Karınları aç olan denekler tok olanlara kıyasla daha az bağışta bulunma eğilimindeydiler; tatma ile ilgili deneyde şekerlerin çoğunu silip süpürenler para kazanma tutkusuyla yanıp tutuşanlardı; oyun ortamında hoş yemek kokularıyla açlıkları uyarılan denekler normal kokulu odada tutulanlara kıyasla daha az para veriyorlardı. Briers’e göre bu durum beynin para ile ilintili düşünceleri işlerken izlediği sürecin yiyecekle ilgili düşünceleri işlerken izlediği süreçten farksız olduğunun bir göstergesiydi. Briers gerçekten haklı ise, “açgözlü bankerler” deyiminin de yepyeni bir boyut kazanması işten değil.

Paranın neden kimilerinin gözünü kör ederken, kimilerinin umurunda bile olmadığına kesin bir açıklama getirmenin henüz çok uzağındayız. Ne var ki, kendi halinde bir değiş tokuş aracı olması gereken paranın yoğun duygusal ve zihinsel çalkalanmalara yol açtığı su götürmez bir gerçek. Durum böyle olunca ekonomi uzmanlarının örneklerinde bu gerçeği de göz önünde tutmalarında yarar var.

Dinazorların Cüsselerinin Sırrı

ntvmsnbc
07 Temmuz. 2009 Salı//

FILORIDA – Florida Üniversitesi’nden Dr. Brian McNab’a göre yiyeceğe kolay ulaşmaları ve avlanmadıkları zamanalarda hareketsiz kalmaları, dünya üzerinde yaşamış en iri yaratıklar olan dinozorların dev boyutlara ulaşmasına neden oldu.

Kan sıcaklıklarını düzenleyebilmeki için dinozorların vücutlarının büyük olduğu bilim dünyasında kabul edilen genel görüş… Ancak McNab’a göre yiyeceklerin bolluğu daha önemli bir etkendi.

McNab iddiasını geliştirdiği bir modele dayandırıyor. Bu modelde, mavi balina ve fil gibi günümüzde yaşayan büyük memelilerle soyu tükemiş vejeteryan rhinoceros gibi dinozorlar türlerinin kütle, enerji harcamalasrı ve vücut büyüklükleri karşılaştırıldı.

Bazı dinazorlar kertenkele, kaplumbağa yada yumurta ile beslenriken bazıları diğer dinozorları avlıyordu. Ancak dinozor türlerinin büyük bölümü otoburdu.

Fosillerden elde edilen bilgilere göre otobur dinozorların temel yiyecek kaynakları, palmiye ya da sekoya gibi ağaçların yapraklarıyla, eğreltiotu, karayosunu ve çiçekli bitkilerdi. Bulgularını ‘Proceedings of the National Academy of Sciences’ adlı dergide yayınlayan McNab’e göre; “bütün gününü televizyon karşısında yüksek kalorili abur cuburla geçiren obezler gibi, dinozorların da devasa cüssesi bereketli kaynaklara kolaylıkla ulaşmaları ve az enerji harcamalarının sonucuydu. Bazı dinozorlar, benzer şartlarda yaşayan günümüz kara memelilerinden sekiz kat daha büyüktü.

Otçul türlerin vücut büyüklüğünün maksimum düzeye ulaşmasının temel nedeni, kaynakların niteliği ve bolluğu kadar, hareket eksikliği ve düşük enerji harcamalarıydı.”

Fred Çakmaktaş Çocukların Kafasını Mı Karıştırıyor?

Sussex Üniversitesinde James Williams Fred Çakmaktaş’ı bilimsel gerçeklerle karıştırmamaları için çocuklara 5 yaşından itibaren evrimin öğretilmesi gerektiğini savundu.

Williams’a göre ilkokul çocuklarına evrimin düzgünce öğreilememesi dünyanın 6 günden yaratıldığını iddia eden yaratılışçıların elini güçlendiriyor. Taş Devri gibi insanlar ve dinazorların birlikte yaşadığını gösteren çizgifilmlerin yaratılışçılar tarafından istismar edildiğini söyleyen Williams “Gerçek bilimden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar yaratılışçılar düşüncelerini yayımlama ve seslendirme hakkına sahipken, yaratılışçıların yarattığı yanılgılarla mücadele etmek için bilim eğitimi dünyasının bu duruma evrimi ve yaşamın nasıl gelişip dallara ayrıldığını müfredata daha erken dahil ederek cevap vermesi gerekir.” dedi.

Daily Mail

Eski Yazılar »